Ana içeriğe atla

İki Yıl Sonra

Burayı terk edeli iki yıl olmuş. Kendime yolculukla geçen iki yıl. 12.03.2023 22:33

Büyük hayallerle çıktığım Erasmus yolculuğum, bir tahliye uçağı içinde sona erdi. Geçirdiğim enfeksiyon ve panik halinde kullandığım ilaçların bitmesi, halsizlik, yalnızlık takatimi tüketmişti. Yine de İstanbul'a iniş yapar yapmaz pişman olmuştum. Sanki dönerken saatlerce tren yolculuğunu ben yapmamış, tahliye uçağına binmek için elçilikle bağlantı kurup bin bir zahmete ben girmemiş gibiydim. 

Oradaki dayanağım Benjamin benden önce ayrılmış ve duvarlar günler boyunca üstüme üstüme gelmişti. Şimdi bakıyorum da kendime yaslanacak onca şey varken ne kadar kırılgan ve çaresizmişim. Yazıya dönmem uzun bir zaman aldı. Şimdi ise elimde öyküler, kurgular, senaryolar nereye sığacağımı şaşırıyorum. 

Benjamin'in Avusturalya'dan iç sesini dinleyip gelmesi ve Romanya'da olduğum 45 gün boyunca bana reiki enerjisi ile şifa vermesi oldukça kıymetli bir öykü oldu hayatımda. Tokyo'ya gidebilecekken Romanya'ya gelmesini "twin flame thing" olarak yorumlamıştık. Günlerce meditasyonlar, aura rengi araştırmaları, enerji uyumlanma çalışmaları ile geçmişti. Onun aborijinal akrabaları, reiki master annesi ve teyzesinin varlığı, dünyanın iki ayrı ucunda benzer çocukluk deneyimleri ve kişilik hassasiyetlerini taşımamız inanılır gibi değildi. Elbette ekonomik durumumuzun ve olgunluk seviyemizin aramızdaki 10 yıla rağmen bu derece yakın olması da...  

Gideceğini duyduğumda inanamadım. Ailesinin yardıma ihtiyacı olduğunu ve başka dönüş ihtimali olmadığını anlamam gerçekten çok zor oldu. Ve sanırım devamında da orada daha fazla duramadım. Sadece bu durumu kendime itiraf etmem dahi 2 yıl sürmüş olabilir. Döndükten sonra yaklaşık 1 sene görüşmeye devam ettik. Ne pandemi bitti, ne Avusturalya, ne Türkiye kapılarını açtı. Bir araya gelme hayallerimiz bir yere kadar dayandı. Hayat izin vermedi ve bir gün bardağı taşıran son damla aramıza girdi. Ne kadar kırıldı bilmiyorum, ben aylar sonra yeniden arkadaş olabileceğimizi düşünerek iletişim kurmak için elimden geleni yaptım ancak hala ona ulaşamıyorum. 

Geriye baktığımda, yurtta diğer öğrencilerle karantinada kaldığımız dönemde günde yalnız 1 saat dışarı çıkabiliyorduk. Yurdun koşulları da oldukça geri kalmış düzeydeydi. Oda arkadaşım Rabia'yla çok eğlensek de çoğunlukla yalnız birbirimizi görmek, bazen hayatımızı oldukça zorlaştırıyordu.  

Tek aktivitem, çamaşır yıkamak. Başlarda Rabia ile koşuya, spora çıkma enerjisini buluyorduk. Her gün markete gideceksek ya da yakındaki stadyumda koşacaksak bir kağıt doldurup Romence ne yapacağımızı yazıyorduk. Türkiye'deki deneyimlerimizden olacak, polis çevirmesi ihtimali bizi çok ürkütüyordu. Gelin görün ki  sokakta Roman çocuklar ya da domuzlardan başka pek az canlı vardı. Şu anda güzel zamanlarmış bile diyebilirim.

Markete giren insanlar kesinlikle mesafe kuralına uyuyor, temasla ilgili önlemler ciddiyetle ele alınıyordu. Halkın pek kibar olduğunu söyleyemem ancak Türkiye'de olma ihtimalimizden daha güvendeydik. 

Zorluklar içinde kalmanın yaratıcılığa kesinlikle ciddi bir katkısı var. Bir gün dolabın üstünde duran tüplü televizyonu indirdik ve kablo TV izlemeye başladık. Eski Türk dizileri Türkçe yayınlandıkça kendimizi güvende hissettiğimizi hatırlıyorum. 

Akşam çay demleyip yavaş yavaş çocuklarla oturmaya ve birlikte yemek yemeye başlamıştık. Bazen ben gitar çalıyordum. Haftada 1 veya 2 kez biri dans dersi veriyor, çalışma alanında her gün mutlaka birileri yoga ya da meditasyon yapıyor, ortak dil dersinde online olarak hocaya bağlanıp Romence öğrenmeye çalışıyorduk. Hepsinden yaklaşık 10 yaş büyük olmam dışında bir sorun yoktu. Onlar ışıkları kapatıp telefondan müzik açarak 2 birayla eğlenebiliyordu. Bense ofisim ve sağlığım uzakta, korkuyla olacakları bekliyordum. 

Döndükten sonra 2 hafta boyunca Düzce'de yurtta kaldım. Kapımıza filyasyon ekibi gibi giyinmiş memurlar yemek getirir, koridordaki ketılı paylaşmak dışında kimseyle temasımız olmazdı. Bazen karşı odanın kapısı açılır biriyle selamlaşırdık. Biri görür, mikrop yayılır, ses duyulur gibi tonlarca duygunun içinde umut kırıntılarıyla zamanın geçmesini beklerdik. 

Gelişimiz de ayrı bir kıyametti. İstanbul'a iniş yapıp hacıların yerleştirilmesi haberiyle Düzce'ye gönderilmiştik. Bir arkadaşım korkmamam için ve ülkedeki durumu anlatmak için uzun uzun konuştu benimle. Diğer günler de telefonlar susmadı. Ne kadar da kıymetliymiş. Bundan sonra o kadar içime kapandığım zaman ve eksilen insan oldu ki hayatımdan, şimdi geriye bakınca  geçirdiğim dönüşüme inanamıyorum. 

Bir arkadaşımın ısrarıyla Erasmus ödevlerimi yaptım. Yoksa onu da bırakacaktım. Orada kaldığım süre biraz proje yazmak, biraz film izlemek, güneşin değdiği yerlere uzanmak, Düzce'nin nemli havasını soluyup sisli tepelerinde gözlerimi dinlendirmek, günlük oda temizliği ve spor yapmakla geçti. Konforlu bir tatil ya da inziva deneyimi de diyebiliriz. 

İnsanın birkaç yıl önceki kendine yolculuk etmesi, yazarlık deneyimi açısından da lezzetli oluyor. Daha önce düzenli yazmadığım için gizlediğim eski şiirlerim de gündeme gelir belki böylece. 

https://www.youtube.com/watch?v=kFzViYkZAz4

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yengeç Adımları

 Bir yazı alıştırması yaptık eşimle birlikte. Buraya belki denemek isteyen olur diye not bırakmak istedim.  Bir kişiyi anket soruları ile anlatmak aslında alıştırmanın özü.  1- Memleketiniz olmayan bir yerde doğduğunuz doğru mu?  -Evet 2- İlk çocuk musunuz?  -Hayır 3- Son çocuk musunuz?  -Evet 4- En küçük çocuk musunuz?  -Evet 5- Daha sonra memleketinizde uzun yıllar yaşadığınız doğru mu?  -Evet      Bu şekilde başlayan bir sorular silsilesi ile sevdiğim birini anlattım, o da yanımdaydı.      O da kendi soruları ile bir yazı yazıyordu. Böylece geçen yarım saatin nasıl aktığını anlamamış, günün yorgunluğunu ve hayatın yüklerini attığımızı bilmiyorduk o sırada.      Daha sonra yazdıklarımızı birbirimize okuduk. Yazı hocamız, yazdıklarımızı sesli okumanın gücünden, bir dinleyici olmasının öneminden söz etmişti. Başta çekingen, tutuk, saygılı okumalarımız; birden hayret ve sürprizli bir yolculuğa dönüştü. B...

Alyans

 Artık alışmam gereken bir şey var : "Harala, gürele!" Yani koşturmaca en azından içsel koşturmaca benim normalim oldu. Bir haftada bu kadar şey yaşamak da ne bileyim. Millet seyahatlerini filan yazar, ben duygusal atmosferimin dolaylarında yaşıyorum dünya üzerindeki zamanı. Tek istediğim yazı yazmak ve yazıda kalmak. Yazıda yola devam etmek. Yaşarken gerçekten bu denli kolaylığı azalıyor mu? Yazmak için sıkılmak mı gerek? Sıkıcı bir atmosferde yaşamak? Neden koşuyorum İstanbul'da yaşamak ve yazmak için? Kim bilir?  -Eski dost selamı, haftanın vurucu yanlarından biriydi. Biri nasıl da yıllarca süren yokluğuyla canınızı oyabilirken öyle bir anda varlığıyla omzunuza dokunabiliyor? İlginç. Varlığı daim olsun, içimi rahatlattı.  -Bir başkası da var zannedilirken o denli yok. Belki ya da aslen kimse yok. Ben de bilemiyorum. Ağlayarak günlüğüme yazarım artık.  -Bir evim olma ihtimali var artık ve de bir eşim. Evet, evet dedim. Aynen böyle durum. Açık açık yazmadıkça ya da ...

This time we'll take it slow

Uzun zamandır yazmak istiyordum şeklinde klişe bir cümleyle başlayacağım; zira 15-20 yıl kadar uzun bir zaman, bir hayali ertelemeyi nitelendirmek için hayli kafi bence. Bir de kuvvetle muhtemel'i bir yere sıkıştırırsam keyifli bir giriş yapmış olacağım sanırım. Başlıkta yazdığım gibi neden olmasın? Hayatının son iki senesini, "içinde kalanlar listesi"ni temizlemeye ayırmış ve belki de 15 senesini "kendini erteleme"ye ayırmış bir insan olarak artık enginlere sığmam bloglara taşarım :) Elimdeki zaman "kısıntısı" maalesef duygularım, bedenim, hayatım ve hatta arkadaşlarım arasındaki ilişki ve dengeyi yakalayamıyor. Sürekli bir yerlere bir şeylere notlar, şiirler, alıntılar kaydediyor, sonra da: "Öldüğümde bunları sakladığımı görüp gerizekalı olduğumu düşünecekler" diye hayıflanıp duruyorum. Tabii ki hayıflandığım, "öldüğümde" kısmı oluyor. Tamam, sonra sakladığım şeyleri ergence bulacaklarını da düşünüyor olabilirim, peki. Ama be...