Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2019 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Damn it Patrice!

Biliyorum Barney Stinson bile olsan bu blog olayı çöktü ama cidden ego tatmini için hala işlevsel değil mi? Misal yatakta hasta yatıyorsun, konuşacak ne halin ne de kimsen var hop aç bir blog. Kime ne zararı var :) Geçtiğimiz iki yılı ölmeden önce yapılacaklar listemi azaltmaya vakfettim. Evet canım çok sıkıldı. İş stresi, sürekli insanların beklentileri, kendimden beklentilerim, beklemediğim olumsuzluklar derken neşemi kaybetmeye başlamıştım. Gerçekten o zaman çok can sıkıcı olabiliyorum. İşle ilgili üretebileceğim tüm enerjimi harcamış, insan tanıma adı altında enerjimi sağa sola boca etmiş, kendim dışında her şeyle uğraşmıştım. Çırpındıkça da batıyordum ama bunun farkında değildim. Ya kimse bana bunu bilerek söylemiyor ya da jengada son parçayı çeken kişi olmak istemiyorlardı, bilmiyorum ama ben her şekilde devriliyor gibi görünüyordum. Türümüz hayatta kalmaya programlanmış. Kimi insan sömürüp işini büyüterek kimi kimseyi sevmese de etrafında tutup yalnızlığını örterek kimi de neş...

Slow down honey!

Takmış durumdayız cidden. Ya birilerini yavaşlatma ya da hızlandırma peşindeyiz. Kendimizi nasıl verimli kullanabiliriz temel meselemiz bu. Yani kendimizi kendimizden o kadar ayrı tutuyoruz ki bir de o kendimize kullanma kılavuzu düzenlemeye niyetleniyoruz. Peki ya her şey bütünse? Dün bazı atıştırmalıkları neden tercih ettiğimize ilişkin biraz google mesaisi yaptım. Mesela peynir ekmek tercih edenler  kötümser bir modda, patlamış mısır seçenler baskı altında, makarna ekmek gibi karbonhidrat seçenler kendini güçsüz hissediyor olabilirmiş. Bir nevi demir eksikliği olan bebeklerin toprak yeme ihtiyacı gibi. Beden, ruh, kalp, mide birbirine alarm veriyor yani. Yavaşlama ya da hızlı yaşama konusunda da bu böyle. Ben yaklaşık iki senedir sahnede bir sekilde yer alıyorum amacım da hayatıma biraz hız katmaktı ama bence en yavaş zamanlarımı yaşıyorum. Ne kadar anda kalma, konsantrasyon, her şeyi detaya indirgeme olayı varsa bu işlerde varmış. Hani hiç de laga luga yapmaya gelmiyor ak...

Kendini sevmek/Amerika'nın Oyunu?

Dün birkaç satır karalamış olmak o kadar iyi geldi ki bugün hemen devam etmek istedim. Evet Therapy "süreci" (!) ve dönüşümlerden söz etmek istiyordum. Aslında tiyatro demek daha doğru. Çocuklar bugünkü konumuz sevgi :) Meditasyon isimli bir uygulama var aslında tiyatroya başladığım zamandan itibaren satın almıştım ancak efektif kullanamamıştım. İşte sahnede duygularımızı anlamamız yönetmemiz insan duygularının farklı renklerini hissedebilmemiz gerekiyor ya o yüzden(Sanki bana..!). Birkaç kötü meditasyon denemem oldu, ağladığım, boğazıma birçok şeyin düğümlendiği.. E tabi kendi içini temizlemeden başkasını nasıl anlayacaksın? Yani asla olmaması gerekiyor sandığım şeylerin oldugu ama benim böyle dinginlesme mi olur diye isyana kalktığım zamanlar oldu :) Hemen çiçekler açacak ben de Lao Tzu olacağım zanmediyor insan meditasyonla. Hayır üniversitede uzun zaman kundalini yaptım. Çocukluğumdan beri reiki, yoga vb. bir gözüm bir kulağım açıktır ama bazen işler öyle olmuyor. Kaçma...

Therapy

Bundan önce ne yazdığıma bakmaya korkuyorum :) Dur yaa şuralarda fütursuzca yazabileceğim bir blogum olacaktı dürtüsüyle kaybettiğim blogu aramaya koyuldum. Biliyorsunuz şu an internette kişisel bilgilerimiz  kol geziyor ve unutulma hakkı konuşulur oldu bu yüzden . Belki de gerek yoktur dedim ben. İnsan kendi kendini unutuyor bile. Sizi bilmem ama benim içimde bir reset butonu var. Hayata belli bir açıdan çok uzun süre bakamıyorum. Düşsem de kalksam da ekranın çevir butonunu serbest bırakmadan edemiyorum. Herhalde 2019 Şubat 'ta bu çevirme butonunu dondurmuş olacağım ki hevesle kalbimi açtığım bloga ara vermişim. Uzun bir Therapy-Dark Cabaret dönemi de girdi tabii araya. Aylardır bindik bir alamete. Gittikçe artan gösterimlerin ve temponun arasında ne okudum ne de yazdım, yalan dünyayı da gönlümce gezdiğim söylenemez. Kendimce uzun iç yolculuklar yaptım, dışarıda görünen makaranın aksine bol bol derinleştim. Ekranı çokça evirip çevirdim aslında. Sağlık, aile, arkadaşlıklar, iş ...

12:12

Duygularımızı ne kadar es geçiyoruz. Bugün size bütünleşik bir Ankara Adliyesi hikayesi anlatayım diyorum. Daha az önce 38 yıllık bir evliliğin sonlanmasındaki payımın altına imza atmıştım. Yani benim için standart bir prosedür sayılan, duruşma tutanağına imza atma işini gerçekleştirmiştim. Hmm evet, 38 yıllık evlilik. Artık boşanma davaları sıklaştığı için sadece evlilik süreleri ilgimi çekiyor, ne yalan söyleyeyim. İnsan kendi "ortalama yalnız hissetmeme" süresini hesaplıyor bir yerden sonra. Bir yandan üzülüyor da tabii, kapıda karşı tarafın -yani yaşlı amcanın- gözlerini yaşlı görünce.. -60 yaşından sonra insan baştan başlayamaz kızım, dediğini duyunca...  -Başlar. (Sanki ne biliyorsam)  Sığ sığ titrime güveniyorum işte ne bileyim.Bize ümit önemli dediler bilenler, o yani. -Baştan başlar? -Tabii tabii neden olmasın? (Bak hele sen?) Bunu söyledim çünkü adamın intihar girişimleri olduğunu biliyorum. Kızı söyledi: "Öldüreceğinden değil avukat ...

İçimde intihar korkusu var

Size bir intihar hikayesi yazacağım. Her zaman umut, neşe olmayabiliyor hayatta değil mi? İntihar, koca bir boşluk, teslimiyet, çaresizlik ve yalnızlık demek bana sorarsanız aslında. Eskiden şaşırırdım insanlar yaşamaktan nasıl vazgeçer diye. Bir kere, ölüm fikri oldukça korkutucu bence. Öte yandan keşfedilecek o kadar çok his, yer, insan, an varken bu çocuksu merak ve açlık duygusunu insan nasıl bırakır ki? Şöyle; bir dikkat ilacının yan etkisiyle. O  okumayın şartlanırsınız dedikleri anridepresan prospektüslerini de hiddetle  tavsiyrmdir okuyun efenim, bir gözünüz açık olur çünkü benim gibi belki. Benim en korktuğum şey ölme fikri ya da intihar düşüncesine sahip olan biri olmaktı belki de şu hayatta. Çok ümitsizce ve bana uymayan bir hal. Birçok zorluk yaşadığım bu hayatı deneyimleme fırsatım olduğu için kendimi hep şanslı hissetmişimdir. Gelin görün ki o gün, ölümümü, bir kurabiyenin içine şunları katarsam lezzetli olur kıvamında, matematiksel bir hesap eşliğinde planlıy...

Oh Oh Bey Amca

    Eski bir dosta kavuşmuş gibi eve koşa koşa geldim. Yarın Pazartesi, erkenden kalkmam gerekirken hemen eski yazıya (yani birkaç saat önce bıraktığım anlağa) göz atıp yeni akış için klavye başına oturdum. Önceki yazıyı balıkla bitirmiştik. Daha doğrusu, aslında, bir kilo istavrit. İnsanın birinden bir kilo istavrit istemesi hadisesi :) Siz de 1.5 aylık sevgilinizden, kendi mutfağına alışveriş yaparken size de alması için istavrit sipariş edebiliyorsanız, orada bir şeyler vardır. Henüz adını sevgi koymaya bile cesaret etmeye şaşırdığım bir şey. Bir tanıdıklık, bir sıcaklık, bir "hep yanımda olacak sanki" hissi yani. Bir yandan arkadaş bu kadar kısa zamanda böyle bir şey olabilir mi derken diğer yanım da "yanına turp, domates de yakışırdı aslında" diyor. Ya da böyle düşünecek kadar samimi hissediyor. Aidiyet hissi bir ihtiyaç mı? Bu hissin insanın içine yerleşmesindeki kendiliğindenlik gerçeklikle bağdaşıyor mu? Bunu henüz maalesef anlayamıyorum ama bundan birkaç...

This time we'll take it slow

Uzun zamandır yazmak istiyordum şeklinde klişe bir cümleyle başlayacağım; zira 15-20 yıl kadar uzun bir zaman, bir hayali ertelemeyi nitelendirmek için hayli kafi bence. Bir de kuvvetle muhtemel'i bir yere sıkıştırırsam keyifli bir giriş yapmış olacağım sanırım. Başlıkta yazdığım gibi neden olmasın? Hayatının son iki senesini, "içinde kalanlar listesi"ni temizlemeye ayırmış ve belki de 15 senesini "kendini erteleme"ye ayırmış bir insan olarak artık enginlere sığmam bloglara taşarım :) Elimdeki zaman "kısıntısı" maalesef duygularım, bedenim, hayatım ve hatta arkadaşlarım arasındaki ilişki ve dengeyi yakalayamıyor. Sürekli bir yerlere bir şeylere notlar, şiirler, alıntılar kaydediyor, sonra da: "Öldüğümde bunları sakladığımı görüp gerizekalı olduğumu düşünecekler" diye hayıflanıp duruyorum. Tabii ki hayıflandığım, "öldüğümde" kısmı oluyor. Tamam, sonra sakladığım şeyleri ergence bulacaklarını da düşünüyor olabilirim, peki. Ama be...