Duygularımızı ne kadar es geçiyoruz. Bugün size bütünleşik bir Ankara Adliyesi hikayesi anlatayım diyorum. Daha az önce 38 yıllık bir evliliğin sonlanmasındaki payımın altına imza atmıştım. Yani benim için standart bir prosedür sayılan, duruşma tutanağına imza atma işini gerçekleştirmiştim. Hmm evet, 38 yıllık evlilik. Artık boşanma davaları sıklaştığı için sadece evlilik süreleri ilgimi çekiyor, ne yalan söyleyeyim. İnsan kendi "ortalama yalnız hissetmeme" süresini hesaplıyor bir yerden sonra. Bir yandan üzülüyor da tabii, kapıda karşı tarafın -yani yaşlı amcanın- gözlerini yaşlı görünce..
-60 yaşından sonra insan baştan başlayamaz kızım, dediğini duyunca...
-Başlar. (Sanki ne biliyorsam)
Sığ sığ titrime güveniyorum işte ne bileyim.Bize ümit önemli dediler bilenler, o yani.
-Tabii tabii neden olmasın? (Bak hele sen?)
Bunu söyledim çünkü adamın intihar girişimleri olduğunu biliyorum. Kızı söyledi:
"Öldüreceğinden değil avukat hanım, parası gitmesin diye yapıyor, biliyorum" diye umursamazca. Bilmiyor ki o "mış gibi"ler pek narin karşılanmalı bu zamanda.
Her neyse, amcanın hassas olduğunu bildiğimden, ılımlı konuştum duruşmada. Pek açık etmeden, 38 yılın sonunda dişini döktüğünü, hani o, çok seviyorum dediği karısını... Kapıda beni durdurup çok borcum vardı o dönem, karıma ekmek al diyecek raddeye gelmiştim dedi. Tamam, feminist yanım bağırıyor kafasını American History X'teki gibi kaldırıma geçirmek ve arkadan tekmeyi basmak istiyor hatta belki, ama birine el uzatan olmayı yeğlemek daha doğru tercih neticede her zaman di mi :)) Bulduğumuz her fırsatta toplumsal cinsiyet naraları atmak meziyet olmuyor maalesef. Çünkü kimse, bir başkasını kendini öldürecek raddeye getiren olmayı kendine anlatamaz ve bunun bir özrü de olmaz, bunu yazışmıştık bir önceki yazıda :)
Her neyse yeni uğurlamıştım bu mavi gözünde arpacık olan, benden minik ebatları olan amcayı. Tam o esnada baktım ki Baro'nun vip kısmında 1 kişilik yer açıldı. Gerçekte öyle bir kısım yok canım :)) Vip dediysek -bilen bilir- Sıhhiye Adliyesi'nde, Baro kaleminin önünde, oturulacak yarım daire biçimindeki koltuk kısmını diyorum, yastıklar var hani bir tek orada mabadımız rahat edebiliyor diğer taş ya da tahta oturaklardansa. Biraz sıcak bir atmosferi olan belki tek yer, o yani. Bir de genelde meslek büyüklerimiz tercih ediyor, ondan vip. Nedenini hiç anlamamıştım ama bugün şaşırtıcı biçimde öğrenmiş de oldum aslında.Hafiften şu konuşmaları duydum oturduğumda:
-Çay iyi geldi mi?
-Tek bırakmayın, yalnız yürümesin..
Tabii bizler için standart yaşlı konuşması gibi geldiği için, önemsemedim de başta hatrını sorarken meslek büyüğüğümün. Artık şeker düştü mü diyecek filan derken tansiyon temalı cümleye başlayınca, belki de bilmeden deviriverdim gözlerimi. Eski toprak, anlamış olacak, 158 gün DAL'da kaldım da ben, çok işkence gördüm, deyiverdi. Sanki sabah bakkaldan iki ekmek aldım der gibi bir avazda atıverdi belki 30 yıl önceki işkence hikayesini ortamıza. Çok elektrik verdiler, bozuldu tabii vücudun dengesi, diye de ekledi, vakurdu. Gak guk diyemeden yeni öykü geldi. Bugün, yani biz konuşmadan az önce, şuur kaybı yaşamış ağır cezada meğer. Açık kalp ameliyatı geçirmiş bu yakınlarda, tansiyonu fırlıyormuş aniden, oluyormuş şuur kaybı ara sıra. Ağır ceza heyetinde bilen varmış, erken müdahale etmişler, neyse ki. Yaşamayan bazı sağlık problemlerini algılayamıyor doğrusu. Ben de aymaz aymaz bakınıyordum. Meslek büyükleri meğer o corner'da birbirlerini gözetiyormuş ben gittiğimde. Artık adliyeleri ayırdılar malum Ankara'da beş belki daha fazla adliye var. Dolayısıyla insanlarla bir araya gelmek, tesadüfen birileriyle hoş beş etmek kolay değil. Hele de yaş ilerledikçe dayanışmaya ihtiyaç daha da artıyor belli ki. Oranın bugünkü gündemi ise sağlıktı, ne naif.
Konuya döneyim, nasıl bir şey o şuur kaybı diye boş boş bakarken ikinci hikayeyi yapıştırdı Clyde. Ceza dosyası alıyormuş sadece. Cebindeki telefonun hafif kırık camı, eski deri ceketi biraz ele veriyordu da idealistliğini, ben anlamamışım. Yani öyle pek parada pulda gözü olmadığı halinden belliydi aslında. Pahalı bir üst başı yok diye gözümü almamıştı belki de (ne çirkin) ama altın gibi kalbi varmış meğer:
-En son bir tecavüz dosyası aldım, müvekkil kadın, ona tecavüz eden adamı öldürmüş, cezaevine gidip geliyordum." dedi, yine geçen kıyma aldım kilosu 30'u geçmiş der gibi (bugünlerde sıradan bir konu malum, gıda fiyatları).
-O kadar gittim geldim, tecavüz öncesi adamın kadına eziyet ettiğini de biliyordum tabii ama duruşmada bir vesile ile ortaya çıktı, memelerine sigara basmış, dedi.
-Bana göstermeye utanmış, sonradan gördüm dedi.
-O an bi' kötü oldum. Tansiyon, dedi sonra, 30'a çıkmış, Dil Tarih'in önünde yığıldım, gözümü bi' açtım, 45 gün geçmiş, Numune'de yoğun bakımdayım. O yani dedi şuur kaybı.
Şuur kaybını ilk duyduğumda açıkçası filmlerdeki gibi şöyle 30 saniye aklın gitmesi gibi bir şey düşünmüştüm. Gözümde azıcık olsun canlanmamıştı. Bir yerde gözünü kapatıp 45 gün sonra hastanede yoğun bakımda açmak ne demek! O an canı nasıl yandıysa ya da uzun bir süre o dosyanın duygusal yükünü nasıl taşıdıysa üstat, bir gün bedeni fişi çekivermiş işte. 45 gün sonra da hiçbir şey yokmuş gibi yeniden başlamış elbette. Hayretler içinde kaldım. Bunu o kadar sakin karşılamasına da durumun kendisine de inanamıyordum. Duygularımızı ne kadar es geçiyoruz diye düşündüm. Bir dakika durup ne hissediyorum, nasılım diye sormuyoruz kendimize ama aslında en çok buna ihtiyacımız var. Bir sevgili dokunuşunda, hal hatır soran bir arkadaşın varlığına sevinişimizde bu saklı değil mi? İlk amcanın 60 yıl sonra yalnız kalma telaşı da burada ilişmiyor mu? Belki de benim içimde bir şeylerdi bu hikayeleri çeken, kim bilir.
Telefonum çaldı sonra, canım sıkkın kalktım da sabah(haspam), gizli şeker mi ne varmış- belli de değil-, kafam gidip geliyor benim de, halim yok bugünlerde yaşamaya diye hayıflanıp duruyordum . Keyfim kaçık olunca oğlan yanına geleyim dediydi, hani Romeo olan. Neyse işkence hikayesini bölmek zorunda kalarak açtım ben de arka camı çatlamış telefonumu :
-Kızılay göbekteyim de Adliye'den çıkmadıysan, Dil Tarih'in oradan alayım seni diyorum, ne dersin?"
Saate baktım o sırada 12.12. Her şeyin zamanlaması ne kadar manidar değil mi diye bi' his geldi, şimdi de buradayız işte. Bakıp bakıp başka yerdeymişim hayalleri kurduğum Kale'de, başlığın derinliğinden henüz içini açamadığım bir kitabın kapağındayız tüm gün. Bazen yiyip içip bazen konuşmaktan yorulup koştur koştur her şeyi yaşamakla meşgulüz. Oysa ki zamanlamaları, anları iyi tutmak lazım, hayat çok kısa!
Konuya döneyim, nasıl bir şey o şuur kaybı diye boş boş bakarken ikinci hikayeyi yapıştırdı Clyde. Ceza dosyası alıyormuş sadece. Cebindeki telefonun hafif kırık camı, eski deri ceketi biraz ele veriyordu da idealistliğini, ben anlamamışım. Yani öyle pek parada pulda gözü olmadığı halinden belliydi aslında. Pahalı bir üst başı yok diye gözümü almamıştı belki de (ne çirkin) ama altın gibi kalbi varmış meğer:
-En son bir tecavüz dosyası aldım, müvekkil kadın, ona tecavüz eden adamı öldürmüş, cezaevine gidip geliyordum." dedi, yine geçen kıyma aldım kilosu 30'u geçmiş der gibi (bugünlerde sıradan bir konu malum, gıda fiyatları).
-O kadar gittim geldim, tecavüz öncesi adamın kadına eziyet ettiğini de biliyordum tabii ama duruşmada bir vesile ile ortaya çıktı, memelerine sigara basmış, dedi.
-Bana göstermeye utanmış, sonradan gördüm dedi.
-O an bi' kötü oldum. Tansiyon, dedi sonra, 30'a çıkmış, Dil Tarih'in önünde yığıldım, gözümü bi' açtım, 45 gün geçmiş, Numune'de yoğun bakımdayım. O yani dedi şuur kaybı.
Şuur kaybını ilk duyduğumda açıkçası filmlerdeki gibi şöyle 30 saniye aklın gitmesi gibi bir şey düşünmüştüm. Gözümde azıcık olsun canlanmamıştı. Bir yerde gözünü kapatıp 45 gün sonra hastanede yoğun bakımda açmak ne demek! O an canı nasıl yandıysa ya da uzun bir süre o dosyanın duygusal yükünü nasıl taşıdıysa üstat, bir gün bedeni fişi çekivermiş işte. 45 gün sonra da hiçbir şey yokmuş gibi yeniden başlamış elbette. Hayretler içinde kaldım. Bunu o kadar sakin karşılamasına da durumun kendisine de inanamıyordum. Duygularımızı ne kadar es geçiyoruz diye düşündüm. Bir dakika durup ne hissediyorum, nasılım diye sormuyoruz kendimize ama aslında en çok buna ihtiyacımız var. Bir sevgili dokunuşunda, hal hatır soran bir arkadaşın varlığına sevinişimizde bu saklı değil mi? İlk amcanın 60 yıl sonra yalnız kalma telaşı da burada ilişmiyor mu? Belki de benim içimde bir şeylerdi bu hikayeleri çeken, kim bilir.
Telefonum çaldı sonra, canım sıkkın kalktım da sabah(haspam), gizli şeker mi ne varmış- belli de değil-, kafam gidip geliyor benim de, halim yok bugünlerde yaşamaya diye hayıflanıp duruyordum . Keyfim kaçık olunca oğlan yanına geleyim dediydi, hani Romeo olan. Neyse işkence hikayesini bölmek zorunda kalarak açtım ben de arka camı çatlamış telefonumu :
-Kızılay göbekteyim de Adliye'den çıkmadıysan, Dil Tarih'in oradan alayım seni diyorum, ne dersin?"
Saate baktım o sırada 12.12. Her şeyin zamanlaması ne kadar manidar değil mi diye bi' his geldi, şimdi de buradayız işte. Bakıp bakıp başka yerdeymişim hayalleri kurduğum Kale'de, başlığın derinliğinden henüz içini açamadığım bir kitabın kapağındayız tüm gün. Bazen yiyip içip bazen konuşmaktan yorulup koştur koştur her şeyi yaşamakla meşgulüz. Oysa ki zamanlamaları, anları iyi tutmak lazım, hayat çok kısa!



Yorumlar
Yorum Gönder