Ana içeriğe atla

İçimde intihar korkusu var

Size bir intihar hikayesi yazacağım. Her zaman umut, neşe olmayabiliyor hayatta değil mi? İntihar, koca bir boşluk, teslimiyet, çaresizlik ve yalnızlık demek bana sorarsanız aslında. Eskiden şaşırırdım insanlar yaşamaktan nasıl vazgeçer diye. Bir kere, ölüm fikri oldukça korkutucu bence. Öte yandan keşfedilecek o kadar çok his, yer, insan, an varken bu çocuksu merak ve açlık duygusunu insan nasıl bırakır ki? Şöyle; bir dikkat ilacının yan etkisiyle. O  okumayın şartlanırsınız dedikleri anridepresan prospektüslerini de hiddetle  tavsiyrmdir okuyun efenim, bir gözünüz açık olur çünkü benim gibi belki. Benim en korktuğum şey ölme fikri ya da intihar düşüncesine sahip olan biri olmaktı belki de şu hayatta. Çok ümitsizce ve bana uymayan bir hal. Birçok zorluk yaşadığım bu hayatı deneyimleme fırsatım olduğu için kendimi hep şanslı hissetmişimdir. Gelin görün ki o gün, ölümümü, bir kurabiyenin içine şunları katarsam lezzetli olur kıvamında, matematiksel bir hesap eşliğinde planlıyorken buldum kendimi. Hiç korkmadım, biraz şaşırdım belki ama  dedim ya prospektüsü okumuştum. İçimde bir fren mekanizması devreye girdi sanki. Hemen bir acil durum whatsapp grubu kurup arkadaş sohbetine ve yalnız bırakılmamaya  ihtiyacım olduğunu içeren bir mesaj bıraktım, güvendiğim birkaç ahbabıma. Her şey kontrol altındaydı. En azından ben öyle zannediyordum. Sevgili arkadaşlarım saatler sonra dönüş yaptı. Meşgullerdi. Onlar haricinde aradığım çoğu kişiye de ulaşamadım.  Neyse ki terapist bunların dışındaydı. Gerçekten yaşamam bu kadar anlamsız mı diyen iç sesimi, kendi kendime, saçmalama annen içeride, kimbilir ne kadar üzülür diyerek susturmaya çalışırken tek istediğim, beni sevdigini söyleyen herhangi bir ses duymaktı. Ya da bir dokunuş, belki bir espri, hepsi o kadar. Açıkçası duyamadım. Yatağımdan çıkıp otobüs durağına vardığımda çoktan o korkunç fikirden uzaklaşmış olmama rağmen, o gün ve devam eden günlerde, uzun bir zaman, beni kimsenin sevdiğinden ya da bana gülümsemek istediğinden emin olamadım. Ama çok önemli bir şey öğrendim bu yıkıcı deneyim sayesinde.. Yaşamımı kimsenin duygularına emanet etmemeyi! Çünkü o akşam, o arkadaş grubum zahmet edip benim için toplandığında talihsiz sohbetler yaşandı. En olmayacak günde, çok gaddar ve bencil bir eski dosta rastgelmiştim maalesef. Hassas durumumu gözetme zahmetine girmeden, beni ne kadar sevmediğini ve istemediğini, başka insanların içinde, hiç çekinmeden ve hatta zevk alarak vurmuştu. Kendi derdi ona yeterdi ve uygun zaman gelince özür diler, nasılsa affettirirdi kendini. Sorun bendim, ben farklıydım, bi' gariptim, ne bileyim zaten çok arkadaşım vardı, onlara neden ihtiyacım vardı hayır bir de fazla özgüvenliydim ha bir de regl olmuştu yani bi' dk. :)  neyse ben de onun bir şekilde kuyruğuna basmıştım elbette ama  bana, kelimenin tam anlamıyla ölsem de gam yemezmiş, dedirtecek noktaya geleceğine kırk yıl düşünsem ihtimal dahi vermezdim :) Ulan ölüyorum oysa ki ve gam yemezmiş cidden! Eğer bir yaratıcı varsa ya da evrensel enerji vb. lütfen kimseye bu kadar kara bir kalp ve kapalı gözler vermesin, lütfen! Tabii herkese benimki kadar açık bir dilek kapısı verebilir, o ayrı. :) Üzerinden bir yıldan azla geçmiş bu anıyı çok şükür rahatlıkla anlatıyorum çünkü o çorak ümitsizlik topraklarıma ektiğim tohumlar meyve verdi bolca sonrasında. Şöyle anlatayım; o gün o kadar yalnız hissettim ki duygusal anlamda hiçbir zaman kimseye ihtiyaç duymayacağım, kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmeyeceğim bir tutkum olmasını, insan olmayan bir şeye aşık olmayı diledim. Ve öyle de oldu. Nasıl gönülden dilediysem, oldu. Şimdi, bundan yaklaşık bir ay sonra ise o zamanlar başladığım tiyatro serüveni (okuması, izlemesi, yer alması ile -hepsi bana yabancıydı çünkü-), üçüncü bir oyunda oynama şansı ile devam ediyor. Bu oyunda bir intihar sahnesi oynamaya hazırlanma süreci ile de karın ağrılarım devam etmekte. Hatta gördüğünüz gibi flashbacklerim beni uykusuz kalmayı göze alıp bunları yazmaya yönlendiriyor. Sahneye çıkacak olma fikri, beni "öldürürken" doğurttuğu gibi (fikrin kendisi de öldürücü idi bence zira :) bir yandan farklı günlere ďoğarken de kendi acılarıma dönüp baktırarak yeniden besliyor, büyütüyor beni. Bu döngüde bir çoğalıp bir azalacağım yine. Aşk, her anlamda yolun kendisiymiş meğer bilgelerin dediği gibi. O kadar duygu, boşluk boşuna değilmiş. Ben bu vesileyle anlamaya başladım zannediyorum, naçizane. İşte bu yolda yeni insanlar, sevgiler, sevgililer, kazanılan seçmeler, sevdiklerimden gönülden tebrikler, paylaşılan güzel bir sürü an hediye edildi bana. Hem sevdiğim bir şeye kavuşmuş hem de bunu paylaşabilmiştim yani. Hem de elimi birazcık uzatmakla.. Detayları zamanla yazacağım paylaşmaya hazır oldukça. Şimdilik umutla kalalım ve hep beraber..


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yengeç Adımları

 Bir yazı alıştırması yaptık eşimle birlikte. Buraya belki denemek isteyen olur diye not bırakmak istedim.  Bir kişiyi anket soruları ile anlatmak aslında alıştırmanın özü.  1- Memleketiniz olmayan bir yerde doğduğunuz doğru mu?  -Evet 2- İlk çocuk musunuz?  -Hayır 3- Son çocuk musunuz?  -Evet 4- En küçük çocuk musunuz?  -Evet 5- Daha sonra memleketinizde uzun yıllar yaşadığınız doğru mu?  -Evet      Bu şekilde başlayan bir sorular silsilesi ile sevdiğim birini anlattım, o da yanımdaydı.      O da kendi soruları ile bir yazı yazıyordu. Böylece geçen yarım saatin nasıl aktığını anlamamış, günün yorgunluğunu ve hayatın yüklerini attığımızı bilmiyorduk o sırada.      Daha sonra yazdıklarımızı birbirimize okuduk. Yazı hocamız, yazdıklarımızı sesli okumanın gücünden, bir dinleyici olmasının öneminden söz etmişti. Başta çekingen, tutuk, saygılı okumalarımız; birden hayret ve sürprizli bir yolculuğa dönüştü. B...

Alyans

 Artık alışmam gereken bir şey var : "Harala, gürele!" Yani koşturmaca en azından içsel koşturmaca benim normalim oldu. Bir haftada bu kadar şey yaşamak da ne bileyim. Millet seyahatlerini filan yazar, ben duygusal atmosferimin dolaylarında yaşıyorum dünya üzerindeki zamanı. Tek istediğim yazı yazmak ve yazıda kalmak. Yazıda yola devam etmek. Yaşarken gerçekten bu denli kolaylığı azalıyor mu? Yazmak için sıkılmak mı gerek? Sıkıcı bir atmosferde yaşamak? Neden koşuyorum İstanbul'da yaşamak ve yazmak için? Kim bilir?  -Eski dost selamı, haftanın vurucu yanlarından biriydi. Biri nasıl da yıllarca süren yokluğuyla canınızı oyabilirken öyle bir anda varlığıyla omzunuza dokunabiliyor? İlginç. Varlığı daim olsun, içimi rahatlattı.  -Bir başkası da var zannedilirken o denli yok. Belki ya da aslen kimse yok. Ben de bilemiyorum. Ağlayarak günlüğüme yazarım artık.  -Bir evim olma ihtimali var artık ve de bir eşim. Evet, evet dedim. Aynen böyle durum. Açık açık yazmadıkça ya da ...

This time we'll take it slow

Uzun zamandır yazmak istiyordum şeklinde klişe bir cümleyle başlayacağım; zira 15-20 yıl kadar uzun bir zaman, bir hayali ertelemeyi nitelendirmek için hayli kafi bence. Bir de kuvvetle muhtemel'i bir yere sıkıştırırsam keyifli bir giriş yapmış olacağım sanırım. Başlıkta yazdığım gibi neden olmasın? Hayatının son iki senesini, "içinde kalanlar listesi"ni temizlemeye ayırmış ve belki de 15 senesini "kendini erteleme"ye ayırmış bir insan olarak artık enginlere sığmam bloglara taşarım :) Elimdeki zaman "kısıntısı" maalesef duygularım, bedenim, hayatım ve hatta arkadaşlarım arasındaki ilişki ve dengeyi yakalayamıyor. Sürekli bir yerlere bir şeylere notlar, şiirler, alıntılar kaydediyor, sonra da: "Öldüğümde bunları sakladığımı görüp gerizekalı olduğumu düşünecekler" diye hayıflanıp duruyorum. Tabii ki hayıflandığım, "öldüğümde" kısmı oluyor. Tamam, sonra sakladığım şeyleri ergence bulacaklarını da düşünüyor olabilirim, peki. Ama be...