Ana içeriğe atla

Kendini sevmek/Amerika'nın Oyunu?


  1. Dün birkaç satır karalamış olmak o kadar iyi geldi ki bugün hemen devam etmek istedim. Evet Therapy "süreci" (!) ve dönüşümlerden söz etmek istiyordum. Aslında tiyatro demek daha doğru. Çocuklar bugünkü konumuz sevgi :) Meditasyon isimli bir uygulama var aslında tiyatroya başladığım zamandan itibaren satın almıştım ancak efektif kullanamamıştım. İşte sahnede duygularımızı anlamamız yönetmemiz insan duygularının farklı renklerini hissedebilmemiz gerekiyor ya o yüzden(Sanki bana..!). Birkaç kötü meditasyon denemem oldu, ağladığım, boğazıma birçok şeyin düğümlendiği.. E tabi kendi içini temizlemeden başkasını nasıl anlayacaksın? Yani asla olmaması gerekiyor sandığım şeylerin oldugu ama benim böyle dinginlesme mi olur diye isyana kalktığım zamanlar oldu :) Hemen çiçekler açacak ben de Lao Tzu olacağım zanmediyor insan meditasyonla. Hayır üniversitede uzun zaman kundalini yaptım. Çocukluğumdan beri reiki, yoga vb. bir gözüm bir kulağım açıktır ama bazen işler öyle olmuyor. Kaçmaya, donuklaşmaya başlıyorsun hatta yazıdan kopuyorsun (this is travma baby!) Oysa ki duygularımız orada. Nereye kaçıyoruz hanım :) Bir de öyle ortalık yerde ağlatıverir insanı, kendinizi pek tanımadığınız  on kişiyle yağmur sesi çıkarmaya çalışırken hıçkırıklar içinde buluverirsiniz. Ben duygularımdan utanmadığını zanneden biri olarak insanın kendine yalan söyleme ustası olduğunu sanırım o zaman anladım(yazar burada aşırı dürüstüm diyerek bir daha sallıyor). Daha dogrusu kabul etmek zorunda kaldım(hah). Kırılganlık, duygusallık nasıl da sinirlerime dokunuyordu anlatamam :) Ki duygusunu saklayan insanlardan hiç hoşlanmıyordum güya...Bu durum ne derece değişti derseniz derin mevzu. İnsanın kendini sevmesi ve sevgiyi deneyimlemesi ile belki fark edebileceğimiz noktalara geliriz bir gün kimbilir. Bu kendini sevmek hayli iddialı bence ona da sonra detaylıca geleyim. Benim varmak istediğim yer ise anlamanın ve sevmenin gerçekliği üzerine... Yani on kişiyle de ağlasanız otuz kişiyle de ağlasanız anlaşılmış hissetmeyebilirsiniz. Evet "group hug" ve haftasonu bir şeyler içebilecek birkaç kişi, oynanan ice breaking oyunlar yüzünüzü güldürse de içtenlik zamanla ve emekle gelişen kısmı. Ha elbette görünürde 15 yıllık dostunuz da bunu size veremeyebilir. Belki de yalnız kalmamak hatta içten içe yalnız ölmemek adına o aşık olmadığınız adama, o sevmediğiniz ortama, yan komşuya katlanmak zorunda zannedersiniz kendinizi. Hayır efendim öyle değilmiş işte. İnsan istikrarı aramak aradığında da kaybetmek üzerine programlı bence. Sevgi de üretilir, yenilenir, bitince de biter başka şekilde, belki başka yerlerde ve başkalarıyla hatta başkalarında filizlenir diyebiliyorum şimdi.

Thich Nhath Hanh: " Bir insanın acısını anlamak ona verebileceğiniz en güzel hediyedir. Anlamazsanız sevemezsiniz "
demiş. Gerçekten de bebeğim seni seviyorum ay balım çok tatlısın ne kadar yakınız demekle iş bitmiyor. Erich Fromm da sevme sanatında çok güzel anlatıyor, sevgi, emek, eylem, seçim, tutarlılık ilişkisini. Bir insanı anlamak ondan da önce varsayımları kenara bırakıp anlamaya samimi bir niyet koymak gerekiyor. Çünkü hepimiz görülmek, dokunulmak isteriz, yöntemlerimiz farklı olsa da. İşte ben bunu hissetmediğim yerde ve zamanda tatmin olmadığımı ve buna rağmen sürdürdüğüm "katlanma" pratiklerinin de beni hayli "öfkelendirdiğini" anladım. Tabii şimdi öfkelenmiyorum artık, anladığım için. Kendini sevmek eğer amerikanın oyunu değilse;) ve bir pazar malzemesi oluşturmak için uydurulmadıysa bu öz şefkat...Kendini sevmenin yolu da kendini anlamak olmalı. Yani kendimi ne kadar seviyorum diye dolaşmaktan ziyade, kendini anlayıp kendi ihtiyaçlarına göre kendine muamele etmek gibi. Yoksa bunu sürekli şu an kendimi seviyorum kronometreyi çalıştırın şeklinde bir mekaniğe bağlayamayız herhalde. Bilmiyorum, var mı bağlayan?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yengeç Adımları

 Bir yazı alıştırması yaptık eşimle birlikte. Buraya belki denemek isteyen olur diye not bırakmak istedim.  Bir kişiyi anket soruları ile anlatmak aslında alıştırmanın özü.  1- Memleketiniz olmayan bir yerde doğduğunuz doğru mu?  -Evet 2- İlk çocuk musunuz?  -Hayır 3- Son çocuk musunuz?  -Evet 4- En küçük çocuk musunuz?  -Evet 5- Daha sonra memleketinizde uzun yıllar yaşadığınız doğru mu?  -Evet      Bu şekilde başlayan bir sorular silsilesi ile sevdiğim birini anlattım, o da yanımdaydı.      O da kendi soruları ile bir yazı yazıyordu. Böylece geçen yarım saatin nasıl aktığını anlamamış, günün yorgunluğunu ve hayatın yüklerini attığımızı bilmiyorduk o sırada.      Daha sonra yazdıklarımızı birbirimize okuduk. Yazı hocamız, yazdıklarımızı sesli okumanın gücünden, bir dinleyici olmasının öneminden söz etmişti. Başta çekingen, tutuk, saygılı okumalarımız; birden hayret ve sürprizli bir yolculuğa dönüştü. B...

Alyans

 Artık alışmam gereken bir şey var : "Harala, gürele!" Yani koşturmaca en azından içsel koşturmaca benim normalim oldu. Bir haftada bu kadar şey yaşamak da ne bileyim. Millet seyahatlerini filan yazar, ben duygusal atmosferimin dolaylarında yaşıyorum dünya üzerindeki zamanı. Tek istediğim yazı yazmak ve yazıda kalmak. Yazıda yola devam etmek. Yaşarken gerçekten bu denli kolaylığı azalıyor mu? Yazmak için sıkılmak mı gerek? Sıkıcı bir atmosferde yaşamak? Neden koşuyorum İstanbul'da yaşamak ve yazmak için? Kim bilir?  -Eski dost selamı, haftanın vurucu yanlarından biriydi. Biri nasıl da yıllarca süren yokluğuyla canınızı oyabilirken öyle bir anda varlığıyla omzunuza dokunabiliyor? İlginç. Varlığı daim olsun, içimi rahatlattı.  -Bir başkası da var zannedilirken o denli yok. Belki ya da aslen kimse yok. Ben de bilemiyorum. Ağlayarak günlüğüme yazarım artık.  -Bir evim olma ihtimali var artık ve de bir eşim. Evet, evet dedim. Aynen böyle durum. Açık açık yazmadıkça ya da ...

This time we'll take it slow

Uzun zamandır yazmak istiyordum şeklinde klişe bir cümleyle başlayacağım; zira 15-20 yıl kadar uzun bir zaman, bir hayali ertelemeyi nitelendirmek için hayli kafi bence. Bir de kuvvetle muhtemel'i bir yere sıkıştırırsam keyifli bir giriş yapmış olacağım sanırım. Başlıkta yazdığım gibi neden olmasın? Hayatının son iki senesini, "içinde kalanlar listesi"ni temizlemeye ayırmış ve belki de 15 senesini "kendini erteleme"ye ayırmış bir insan olarak artık enginlere sığmam bloglara taşarım :) Elimdeki zaman "kısıntısı" maalesef duygularım, bedenim, hayatım ve hatta arkadaşlarım arasındaki ilişki ve dengeyi yakalayamıyor. Sürekli bir yerlere bir şeylere notlar, şiirler, alıntılar kaydediyor, sonra da: "Öldüğümde bunları sakladığımı görüp gerizekalı olduğumu düşünecekler" diye hayıflanıp duruyorum. Tabii ki hayıflandığım, "öldüğümde" kısmı oluyor. Tamam, sonra sakladığım şeyleri ergence bulacaklarını da düşünüyor olabilirim, peki. Ama be...