Ana içeriğe atla

Gendinğize iyi bakacaksınğız!


Gerçekten merkür retro mu, yoksa dedikleri gibi benim haritamdaki kimi etkiler mi bilmiyorum inanın yurtdışına çıkmam ve süreçteki tüm adımlar ince ince emek istedi. Sabır egzersizi olarak görmek başta olmak üzere sırf bu süreç dahi bana çok şey öğretti. Zaten meslekten dolayı sürekli prosedürel işler stres yaratıyordu ancak anladım ki keyif de yapacaksan bunlardan kaçış yok. Go go go..! Dünyanın evrakı toplanıyor gerçekten :) Elbette mantıklı evraklar, öğrenci belgesi, sağlık sigortası, öğrenim anlaşması filan ama gideceğim arkadaşlardan birinin dediği gibi "ben zaten sınavı kazanmışım, onların bunlari toplamasi gerekmiyor mu?" :) Biz aslında tam 1 sene önce girdik sınava. İlk randevu ekibiyle bir güzel dağıtıp sabahında zor kalktığım ve öylesine girdiğim bir sınavdı. Meğer en çok Erasmus basvurusunun yapildigi sinav bu olmuş! Fırlamış puanlar. İlk açıklanan sıralama ile Polonya'ya gidecektim. Hatta okulun sinema bölümü Kieslovski'yi, Polanski'yi ve dahi bir sürü önemli  yönetmen ve oyuncuyu mezun etmiş, ben havalardayım(hukukçu değilim çünkü).  Daha sonra puanlarına itiraz edenler olunca baktım ben son tercihim Romanya'ya gidiyorum. Biraz düş kırıklığı oldu tabii. Polonyaya Eylül 2019'da bir dönem için gidecekken Therapy oyununun temposu ve temsilleri güzel bir raya girdiği için gitmeyi düşünmüyordum artık. Moralim de bozulmuştu. Sonradan öğrendim ki benim sıram bir alta kayınca ben başkasının yerine gidiyormuşum ve meğer o kişi de 1 yıl için başvurmuş ve hatta istersem sadece ikinci dönem gidebilirmişim. Elbette Balkanlara baharda gitmek ve biraz daha sahnede yer almak fırsatını kaçırmak istemedim. Her gün acaba acaba diyerek de aylar geçirdim. Hadi gideyim derken tez danışmanım o zaman ben yokum dedi. Yahu etme eyleme. Gittim hiç tanışmadığım bir hocaya. Meğer peygamberlik seviyesine Ankara Üniversitesi İnsan Hakları kürsüsünde çile doldurarak hazırlanıyormuş. Hem danışmanlığı, hem konuyu, hem erasmusu kabul etti. Böylece hem gidebilme hem de İstanbul'da Dada Salon'da Okan Bayülgen'e doyunu oynama şansına erişmiş oldum! Hatta birlikte oturma, sohbet etme ve tüm ekiple beraber otururken kendisinin ağzından oyunculuğumu ve sesimi beğendigini duymam da cabası oldu. Oralar hala rüya gibi. Sanki başkası oturuyordu benim yerime yani. Kim bu kız diye sorması, turne dönüşü hasta olmasına rağmen hem izlemeye hem tanışmaya gelmesi....Yetmezmiş gibi bizi Show Radyo'daki radyo programına konuk etmesi, Harem Kabare oyununa davet etmesi...Yani akışına bırakınca çiçekler açıyor demek ki insanın hayatında dedim.  Ben aslında lisans döneminde iki kez gitme fırsatı yakaladım erasmusla ancak hayat pek iyi davranmadı ve gidemedim. Sonra iş hayatı, ofis açmam, sonra kurduğumuz ortaklık derken ben yüksek lisanstan atılmıştım bile. Son afla dönünce gerçekten zorla karar verdim. Bu vize meselesine kadar da her gün vazgeçiyordum. Hayır güvenliği cimere mi şikâyet etmedim, eksik evrak için vize randevusu günü mü koşturmadım neler neler. Yani çabayı da asla bırakmadım. 
En komiği sabahın köründe gittim bugün konsolosluğa. Bulduğum ilk zile de Türkçe basmayın, burası konsolosluk değil yazısına rağmen bastım. Duŕuşmaya yetişecektim ne bileyim hiç mi basılmaz, hiç hiç mi yani?Önemli birine yani murebbiyeye benzeyen bir kadın beni oldukça didaktik biçimde kalayladı. Tabelada Türkçe yazdığını adeta sihirbaz asistanıymışçasına yaptığı işaretlerle anlatti filan. Bakın burada görebilirsiniz. Ayrica saat 08.30 diye kapiyi kapatip acip kalayladi hirsini alamayip. Ben de sadece şey diyebildim :"Excuse me SO MUCH" :))))) wtf?! O andaki cahilliğim kulak kanatıcıydı gerçekten. Kadın anladı ki bunda dil nanay. Wallahi biz de up-int olduk abla ama işte 16 sene önceydi. Olmuşum ben 33. Pişman olmayayım diye koştururken düşünemedim ki zili diyemedim. Aksama kadar Behzat Ç lügatı dinliyorum adliyede, karakolda. Ancak bu kadar yani. Sonra bu kadın arabaya binip gitmişti bana kızdığı saat eight thirty civarı. İki saat sonra aynı arabayla o gelince açtılar konsolosluğun kapısını. Meğer elçiymiş bana kalayı basan! Herhalde o saatte toplantıda olmak canını sıktı. Haklı kadın. Ama dedim bu kadın beni tanıyıp yakın pasaportunu diyecek herhalde. Gözümde alevler. Girdim içeri o korkuyla. Sarışın mavi gözlü bir adam bankonun ardından, dün üç kere aradım niye açmadınız dedi. G.tumde ayı bağırıyodu bakışı olsa o an atardım. Atamadım. Bomboş baktım gene eight thirtye bakar gibi.Yanlış kapıyı çalmış, yanlış özür dilemiş, Türkçe talimatı bile algılayamamış gibi baktım ki adam da Türkçe sordu. Dedim peki şimdi ne yapıcam? (Yani kusura bakmayın hesabı). Gendinğize iyi bakacaksınğız dedi. Verdi pasaportla bilgilendirme evrakını. Böylece aldık vizeyi. Paniğime panik katan ve bakkal değil burası, bugün git yarın gel yapan güvenliği de Cimere şikâyet etmemişim gibi güldüm çıkarken samimiyetle... Aldın mı dedi sevindi o da. Bundan sonra ben de sevişmeyi umuyorum emekçi kardeşim. Gendinğize iyi bakacaksınğız siz de ben yokken :)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yengeç Adımları

 Bir yazı alıştırması yaptık eşimle birlikte. Buraya belki denemek isteyen olur diye not bırakmak istedim.  Bir kişiyi anket soruları ile anlatmak aslında alıştırmanın özü.  1- Memleketiniz olmayan bir yerde doğduğunuz doğru mu?  -Evet 2- İlk çocuk musunuz?  -Hayır 3- Son çocuk musunuz?  -Evet 4- En küçük çocuk musunuz?  -Evet 5- Daha sonra memleketinizde uzun yıllar yaşadığınız doğru mu?  -Evet      Bu şekilde başlayan bir sorular silsilesi ile sevdiğim birini anlattım, o da yanımdaydı.      O da kendi soruları ile bir yazı yazıyordu. Böylece geçen yarım saatin nasıl aktığını anlamamış, günün yorgunluğunu ve hayatın yüklerini attığımızı bilmiyorduk o sırada.      Daha sonra yazdıklarımızı birbirimize okuduk. Yazı hocamız, yazdıklarımızı sesli okumanın gücünden, bir dinleyici olmasının öneminden söz etmişti. Başta çekingen, tutuk, saygılı okumalarımız; birden hayret ve sürprizli bir yolculuğa dönüştü. B...

Alyans

 Artık alışmam gereken bir şey var : "Harala, gürele!" Yani koşturmaca en azından içsel koşturmaca benim normalim oldu. Bir haftada bu kadar şey yaşamak da ne bileyim. Millet seyahatlerini filan yazar, ben duygusal atmosferimin dolaylarında yaşıyorum dünya üzerindeki zamanı. Tek istediğim yazı yazmak ve yazıda kalmak. Yazıda yola devam etmek. Yaşarken gerçekten bu denli kolaylığı azalıyor mu? Yazmak için sıkılmak mı gerek? Sıkıcı bir atmosferde yaşamak? Neden koşuyorum İstanbul'da yaşamak ve yazmak için? Kim bilir?  -Eski dost selamı, haftanın vurucu yanlarından biriydi. Biri nasıl da yıllarca süren yokluğuyla canınızı oyabilirken öyle bir anda varlığıyla omzunuza dokunabiliyor? İlginç. Varlığı daim olsun, içimi rahatlattı.  -Bir başkası da var zannedilirken o denli yok. Belki ya da aslen kimse yok. Ben de bilemiyorum. Ağlayarak günlüğüme yazarım artık.  -Bir evim olma ihtimali var artık ve de bir eşim. Evet, evet dedim. Aynen böyle durum. Açık açık yazmadıkça ya da ...

This time we'll take it slow

Uzun zamandır yazmak istiyordum şeklinde klişe bir cümleyle başlayacağım; zira 15-20 yıl kadar uzun bir zaman, bir hayali ertelemeyi nitelendirmek için hayli kafi bence. Bir de kuvvetle muhtemel'i bir yere sıkıştırırsam keyifli bir giriş yapmış olacağım sanırım. Başlıkta yazdığım gibi neden olmasın? Hayatının son iki senesini, "içinde kalanlar listesi"ni temizlemeye ayırmış ve belki de 15 senesini "kendini erteleme"ye ayırmış bir insan olarak artık enginlere sığmam bloglara taşarım :) Elimdeki zaman "kısıntısı" maalesef duygularım, bedenim, hayatım ve hatta arkadaşlarım arasındaki ilişki ve dengeyi yakalayamıyor. Sürekli bir yerlere bir şeylere notlar, şiirler, alıntılar kaydediyor, sonra da: "Öldüğümde bunları sakladığımı görüp gerizekalı olduğumu düşünecekler" diye hayıflanıp duruyorum. Tabii ki hayıflandığım, "öldüğümde" kısmı oluyor. Tamam, sonra sakladığım şeyleri ergence bulacaklarını da düşünüyor olabilirim, peki. Ama be...